Türkiye kimliğinin izini süren fotoğraflar

Arles Fotoğraf Buluşmaları’nda bu sene Türkiyeli sanatçıların fotoğrafları “A Pillar of Smoke-Dumandan Bir Sütun” başlığı altında sergileniyor. Serginin küratörleri Yann Perreau ve Ilgın Deniz Akseloğlu, Türkiye’nin kimliğini doğu-batı ekseninde ele alarak ülkenin güncel bir portresini ortaya koyuyorlar.

Çağdaş Erdoğan, “Kontrol” serisinden , 2015-2016

Dünya’nın ilk uluslararası fotoğraf festivali olma özelliğini taşıyan Arles Fotoğraf Buluşmaları (Les Rencontres de la Photographie d’Arles) 2 Temmuz’da Fransa’nın Arles şehrinde izleyiciyle buluştu. 23 Eylül’e kadar ziyarete açık olan Arles Fotoğraf Buluşmaları programı kapsamında bu sene Türkiye güncel sahnesine odaklanan 140 Journos, Halil Altındere, Volkan Aslan, Kürşad Bayhan, Cihan Demiral, Sinem Dişli, Mathias Depardon, Çağdaş Erdoğan, Nilbar Güreş, Korhan Karaoysal, Ali Kazma, Nar Photos, Desislava Şenay Martinova, Ali Taptık, Cengiz Tekin, Furkan Temir ve Mehmet Ali Uysal’ın çalışmalarını bir araya getiren “A Pillar of Smoke (Dumandan Bir Sütun)” isimli sergi de bulunuyor. Serginin eş-küratörlüğünün yanı sıra festivalin açılış haftasında gerçekleştirilen Fotoğraf Kitabı Yarışmasının da jürisinde yer alan Ilgın Deniz Akseloğlu festival dinamikleri ile alakalı sorularımızı yanıtladı.

Öncelikle tanımayanlar için Ilgın Deniz Akseloğlu kimdir? Neler yapmıştır ve neler yapmaktadır?
 
Dört yıla yakın süredir Amerikan Hastanesi’nin sanat galerisi Operation Room’un program direktörlüğünü yapıyorum. Bir yandan da, küratörlüğünü Fulya Erdemci’nin üstlendiği ve üç yıldır bir parçası olarak çalıştığım Cappadox Çağdaş Sanat Programı’nda son olarak bu yıl yardımcı küratör olarak çalıştım. Çağdaş Sanat alanında çeşitli kurumlarda ve projelerde görevler aldım, öğrencilik yıllarımdan beri de fotoğraf odaklı çalışmalarım var.
 
Arles Fotoğraf Buluşmaları hakkında kısaca bir genel bilgi vermeniz mümkün mü? Kaç senedir yapılmakta, katılımcı ve izleyici kitlesi kimlerden oluşur?

Arles Fotoğraf Buluşmaları, 1970’te kurulmuş, dünyanın ilk uluslararası fotoğraf festivali olma özelliğini taşıyor ve bu yıl 49.’su gerçekleşiyor. Temmuzda açılıp Eylül ayında kapanıyor. Fotoğraf, görsel sanatlar alanında çalışan ya da daha geniş anlamda, görüntü-imge üreten ve tüketen insanların katıldığı bir festival. Çok ciddi bir profesyonel ağ sunuyor olmanın yanı sıra ana akım izleyiciyi de kucaklayan, her yıl binlerce insanın ziyaret ettiği bir etkinlik.
 
Arles Fotoğraf Buluşmaları’na Türkiye’den daha önce katılım gerçekleşti mi?

Böyle bir istatistiki bilgim yok. Fakat bildiğim kadarıyla hayır. Belki bireysel projesiyle katılan fotoğrafçılar olmuştur ancak bu derece kapsamlı bir şekilde Türkiyeli fotoğrafçıların, sanatçıların olduğu bir sergi sanırım hiç olmadı.
 
Eş-küratörünüz Yann Perreau ile bir araya gelme ve serginin kavramsal çerçevesini oluşturma hikayeniz nasıl gelişti? Bu sene festivalin “The World As It Is (Olduğu Gibi Dünya)” bölümünde Türkiye üzerinden geliştirdikleri projelerle, 15 sanatçı ve 2 ajansın katılımının yanı sıra #occupygezi kolektifinin sosyal medyada paylaştığı fotoğraflarının da bir seçkisi ile yer aldı. Sergi tematik olarak festivalin diğer bölümlerinden ne şekilde ayrışıyordu?
 
Festival yönetimi bir süredir her yıl belli ülkelere odaklanan sergileri misafir ediyor. ‘’The World As It Is (Olduğu Gibi Dünya)’’ de diğer bölümler arasında daha ziyade coğrafyaya odaklanıyor. Bu bölümde kavramsal olarak herhangi bir kısıtlama yok. Festival yönetimi sergi düşüncesini üretmek üzere o ülkeyle organik bağları bulunan küratörleri bulup davet ediyor ve küratörler de kendi seçtikleri problematikler çerçevesinde düşünmeye imkan buluyorlar.
 
Projedeki eş-küratörüm Yann Perreau bir süredir Türkiyeli sanatçılarla sergi projeleri yapan Fransız bir gazeteci ve yazar. Rencontres d’Arles yönetimiyle Türkiye odaklı bir sergi yapma fikri üzerine anlaştıktan sonra, Yann eş-küratör bulmak üzere araştırma yaparken de biz tanıştık. Rencontres d’Arles 1970’te kurulduğu haliyle artık yalnızca bir fotoğraf festivali değil. Yukarıda da bahsettiğim gibi görüntü ve imge üretimi olarak tanımlayabileceğimiz her türlü işin yer alabildiği bir etkinlik.
 
Türkiye odaklı bir sergi üretmek üzere kavramsal çerçeve üzerine düşünürken, bir yandan da, fotoğrafın ne olduğu, nasıl kullanıldığı, neyin ‘sanat’ fotoğrafı olduğu, neyin belgesel nitelik taşıdığı vb. tartışma konularını da es geçmek istemedik. Tam da bu yüzden Türkiye’deki aktüaliteyi, hem kemikleşmiş kimlik sorunları, hem geleceğe dair taşıdığı belirsizlikleri hem de sıklıkla gerçek dışı olarak nitelendirebileceğimiz gerçeklikleriyle hem sanatçı hem de gazeteci olarak nitelendirebileceğimiz kişi ve grupların çalışmaları üzerinden anlatmayı tercih ettik.
 
Serginin başlığı da bu muğlaklığın ve sonu gelmeyen, ani fikir göçlerinin bir tür imgesi oldu. Dumandan Bir Sütun, uçucu olduğu kadar heybetli de bir imge, yanan bir şeyi hatırlatıyor; savaş olabilir, kıyamet alameti olabilir, tüten bir ocak olabilir, bir işaret fişeği olabilir. İçinde yaşayan biri olarak zorlanmama rağmen, Türkiye’ye uzaydan bakıyor olsaydım, böyle bir şey görürdüm diye düşünerek bu başlığı seçtim ve Yann’la birlikte kullanma kararı aldık.

“Dumandan Bir Sütun” Arles’dan sonra Çin’de gerçekleşecek olan Jimei x Arles International Photofest’te de sergilenecek. Katılımcılarının kariyerini olumlu açıdan bir hayli etkileme potansiyeline sahip olan bir festivale katılacak sanatçıları seçerken neleri göz önünde bulundurdunuz?
 
Bütün katılımcılar kavramsal çerçeve özelinde seçildiler. Kariyerlerinin geleceği değil üretmiş oldukları işlerle değerlendirildiler. Bir ülkeye, coğrafyaya odaklı bir sergi üretirken derli toplu bir beyanda bulunmaya ya da soru sormaya gerek var, yoksa kaybolmak çok mümkün olur. Zaten Türkiye üç paragrafta anlatılabilecek bir ülke değil. İçinde yaşayanlar olarak çoğunlukla biz bile kabil olamıyoruz dinamiklerini tahlil etmeye ve bu dinamiklerden bir çıkarım yapmaya. Dolayısıyla Türkiye’yi anlamaktan ziyade anlamamak çok daha mümkün diyebiliriz. ‘Batı’ kültürü dediğimiz zaman bireye tanınan haklar ve özgürlükler bakımından ergenleşmiş ülkelerin temsilcisi oldukları bir kültürden bahsedebiliyor olsak bile bu kültürün genlerinde dünyanın her yerine sömürgeci bir anlayışla bakmak olduğunu da yadsıyamayız. Türkiye odaklı ve uluslararası bir izleyici kitlesiyle buluşacak bir sergi üretirken, içinde yaşadığımız yere farklı açılardan bakabilen, oraya dair soru sorabilen, kendine has ve birbirinden başka metotlarla orayı anlamaya çalışan sanatçıların, fotoğrafçıların ve gazetecilerin üretimlerine odaklandık.
 
Projedeki eş-küratörüm Yann Perreau yukarıda da kısaca bahsettiğim gibi bir süredir Türkiyeli sanatçılarla çalışan ve Türkiye’ye düzenli olarak seyahat eden bir Fransız, bense bir süre Fransa’da yaşadım ve Fransız dilini konuşuyorum. Kültürel yakınlığa sahip olmamıza rağmen çok ciddi fikir ayrılıklarımız oldu. Banal anlamda Doğu-Batı çatışması denebilecek, yüzyıllardır süre gelen ve de tam yanıtlanamamış (ve bana sorarsanız Türkiye nezdinde belli sınıflandırmalara gidilerek içinden çıkılması da pek mümkün olmayan) pek çok kökleşmiş mesele etrafında kıyıda köşede tortu halinde kalmış önyargılarımızı da kucaklayarak ortak bir payda arayışına giriştik, hatta kavgalar ettik. Bu da aramızda doğru bir denge yaratarak projenin daha da rafine bir hale gelmesini sağlamış olabilir. Katılımcı listesi de bu çatışmalar sonucu ortaya çıktı.
 
Festivalde yer alan sanatçılardan Çağdaş Erdoğan New York Times’a verdiği bir röportajda şöyle bir ifade kullanıyor: “Türkiye’deki sanatçılar kendilerini hiçbir risk almadan, sokaktan, gerçeklikten ve toplumdan uzak bir şekilde ifade ediyorlar. Ben bunun sanatın gerçek amacına aykırı olduğuna inanıyorum.”. Buradan yola çıkarak merak ettiğim iki şey var. En başında sizce sanatçının ve sanatın gerçekten Çağdaş’ın ifade ettiği gibi toplumsal bir amaca sahip olması gerektiğini düşünüyor musunuz?
 
Çağdaş’ın dünyanın diğer yerlerindeki sanatçılar için de benzer şeyleri düşündüğüne eminim. Sanatın endüstri haline gelebildiği ya da gelme ihtimaline sahip olduğu pek çok yerde aynı risk mevcut. Üstüne üstlük Türkiye’de fikir özgürlüğünden bahsetmek de pek mümkün değil. Bizim Türkiye’de yaşama ve sanat yapma pratiklerimize ilham veren karmaşa ise üretimlerimizin pek çoğunun büyük kitleleri harekete geçirebilme özelliğine sahip olmadığının düşünülmesi ve iktidar sahiplerinin odaklarının dışında kalışımızla elimize geçen, ne derler, ‘keçi boynuzunun ucundaki şeker’ misali küçük nişler, küçük hareket alanları. Daha kitlesel tartışmaların mümkün olduğu bir ortam teşkil edilemiyor olsa da münferit olarak sanat mücadelesine devam eden ve bunu kendi kendilerini, kendilerinden menkul olarak tabi tuttukları ‘devlere karşı savaşa’  çevirmiş olan da pek çok Türkiyeli sanatçı var. Sanatın gerçek amacını ise ancak ve ancak kişinin kendisi tayin edebilir.  Basit bir şekilde ifade etmem gerekirse, sanatın da, tıpkı bilim ve felsefe gibi, bir bilinmeyenle uğraşma yolu olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla kendi içinde bir kavga, bir deplasman, bir stres barındırması gerektiğini de düşünüyorum elbette. Fakat bu kavgaya reçetelerle, kalkanlarla, tüfeklerle ya da su tabancalarıyla girmeyen de yok değil. Herkesin seçimi kendine.
 
(İkincisi) Sanat ve Aktivizm tartışmaları son dönemde sadece Türkiye’de değil dünyada da gündemde. Çağdaş sanatçıların güncel meselelerden kendilerini filtreleyip dünya umurlarında değilmiş gibi işler üretmesini elbette beklemiyoruz. Öte yandan politik içerikli işlerin de yeterince amacını yerine getirememeleri de gözlerden kaçmıyor. Peki Türkiye’den yapılan seçkinin festivaldeki temsilini göz önünde bulunduracak olursak dünyaya çizdiği imajı politik olarak yorumlar mısınız?
 
Albert Camus ‘Sanatçı İşbaşında’ adlı öyküsünde Parisli fakir bir ressamdan bahseder. Ölüm döşeğindeyken yakın bir dostu bu ressamın yaptığı bir tabloyu buluyor. Yalnızca tablonun ortasında leke gibi bir şey var, bir sözcük. Tablonun geri kalanı bomboş. Sözcük ise solitary[1] ya da solidary[2] diye okunabiliyor. İnsan hem yapayalnız hem de toplumsaldır, dolayısıyla içine girdiği her türlü eylemlilik halinin politik bir nüvesi vardır. Üretilmiş her şeyin diğerlerine olumlu ya da olumsuz etkisi olduğu yadsınamaz. Belki de her şeyden önce bu sorumluluğu hissetmiş olmak gerekiyor. Kendi ifadeni taşıyor olma sorumluluğu yani.
 
Son olarak merak konusu olan bir diğer meseleye değinmek istiyorum. Sizin de jürisinde yer aldığınız Arles Fotoğraf Kitabı Yarışmasında şaşırtıcı bir şekilde The Photo Text Book Award’ın sahibi bu sene Adam Broomberg & Oliver Chanarin’in daha önce 2011’de yayınlanmış, 2013’te Deutsche Börse Photography Prize ödülüne layık görülmüş ve bu sene içeriği bile değiştirilmeden başka bir kapakla yeniden basılan War Prime 2 oldu. Yarışma kurallarınca ödül alacak kitabın
2017-2018 arasında ilk kez yayınlanmış olması gerekiyor. Bunun üzerine Akina Books’tan Valentina Abenavoli geçenlerde kişisel sayfasında yaptığı bir açıklamada “Jüri üyeleri yayıncılık terminolojisini anlamadığı için bu kitap kazandı.” şeklinde bir ifade kullandı. Bu konunun aslını bir de sizden dinleyebilir miyiz?

 
Bu yıl Kitap Ödülü için üç ayrı bölümde yarışmak üzere 700 kadar kitap başvurmuştu ve bu kitaplar Arles’ın festival komitesinin bir ön elemesinden geçtiler. Yani jüri üyeleri aslında bu ön elemeden geçen kitapları oyladılar.
 
Kendi adıma kitaplara yeteri kadar vakit ayıramadığım için türlü çekinceler yaşadım. Çünkü her ne kadar fotoğraf kitaplarına aşina ve bu işin profesyoneli de olsanız, karşınıza çıkan kitapların her birini hatmetmiş olmak için asla yeteri kadar vaktiniz olamaz. Ali Taptık’ın bütün ön elemeyi geçmiş kitapların basıldıkları ülkeleri raptiyelediği bir harita vardı, gördünüz mü? Orada aslında belli bir takım seçimlerin önceden yapılmış olduğu çok aşikar. Sonrasında yapılan oylamanın ne kadar adil olduğu ise bu gerçeği pek değiştirmiyor. Tanınan vakit hata yapmaya ya da detay kaçırmaya elverişli. Bu sebeplerle Valentina Abenavoli’nin açtığı tartışmanın devam edeceğini hissediyorum; ve etmesi gerektiğini de düşünüyorum. Tartışmaya yaklaşımımı ise belki şöyle özetleyebilirim: 6 kişiden oluşan bir grubun içinde yer alarak festivalin açılış haftasında 2 gün boyunca belli bir ajandayı takip ederek yapmış olduğum jürilik, aslolarak bu tartışmanın seyrinde, kendi yaşadığım deneyimi anlattığım zaman ve tartışmanın daha gerçek bir parçası olabildiğim zaman bütünlüğe erişecek. Çünkü asıl mesele bundan sonra başlıyor.
 
 


[1] Yalnız olan, münzevi.
[2] Dayanışan, toplumsallaşan.


Bu röportaj İstanbul Art News Eylül, 2018 sayısında yayımlanmıştır.