Kaos medeniyeti

 

ArtSümer, 9 Kasım itibariyle The Empire Project iş birliği ile Emin Altan’ın “Chaosmos” isimli kişisel sergisinin açılışını yaptı. Bu vesileyle Emin Altan’ın fotoğraf diline; bu dil vasıtasıyla bizimle neler konuşmaya çalıştığına dair düşünme ve kendisiyle de bunun üzerine sohbet etme fırsatı bulduk. Uzunca yıllar gemi mühendisi olarak çalışan Emin Altan her şeyi bırakır ve yalnızca fotoğraf çekmek için yollara düşer. Ziyaret ettiği coğrafyalarda karşılaştığı manzaralar adeta onun için zamanda yolculuk etmek gibidir. Artık sakinlerinden eser kalmayan evlerin odalarında dolaşırken “Sanki kendi geçmişimi, çocukluğumu ziyaret ediyormuşum gibi hissediyorum.” diyor. İnsanlığın paylaştığı ortak bir kader ve/yahut kaosun kokusu buram buram geliyor burnumuza uzaktan.

Gerçek bir sanat eseri, mecrası ne olursa olsun, izleyicisiyle buluştuğu anda karşılıklı bir arz-talep silsilesi başlatır. Karşılaştıkları andan itibaren artık birbirlerinden alacakları ve birbirlerine verecekleri bir şeyler vardır. Bu neredeyse kapital düzlemde gerçekleşen alışveriş halinin ne kadar hakkaniyetle gerçekleştirildiğini tartabilecek üçüncü bir karar mekanizmasının somut olarak var olmasınınsa imkanı yoktur. Eser ve geriye kalan her şey sırasıyla aktif ve pasif roller üstlenerek, bazen aynı düzlemde bazen de apayrı dünyalarda buluverir kendini ve orada eserin yaratıcısı ve tüm gerçekliği artık yitirilmiş olur. Bu noktadan sonra artık eser ve yaratıcısı farklı var oluşlar olarak yaşantılarına devam eder. Burada yaratıcı ifadesini yalnızca ‘bilinçli’ yaşayan varlık olan insanla sınırlandırmayı uygun görmüyorum. Çünkü eğer bir yaratım söz konusuysa yaratılan şeyi edilgen kılan birden fazla değişken vardır. Kendinden doğan, kendine yeten ve kendiyle yetinmediğinde değişebilen var oluş biçimleri ancak ilahi sayılabilecek bir mertebeden bize seslenir ve bu mertebe bugün sanatla ilişki içerisinde olan herkesin bulmayı umduğu (bulması gereken) kayıp tepedir; yani Sisifos’la hemhal olmak artık kaderimiz olmuştur.

Görünen o ki Emin Altan bu yolda yürürken Sisifos’un kaderine razı olmamış ve taşıdığı kayayı bir daha asla aşağı yuvarlanmamacasına bir gediğe oturtmayı başarmış. Bunu söyleyebilmemin sebebi Altan’ın vardığı noktada fotoğraflarında öznesini kaybettirip daha ziyade özneyi tek bir kişiden -yani kendisinden- alıp tüm insanlığa; ardından insanlığın da elinden alıp kendi kendinin yaratıcısı olan doğanın ellerine teslim edebilmesidir.
Fotoğraf -doğası gereği- bakan göze kendini başı sonu belli bir alanda geziyormuş ve sabit bir anda bulunuyormuş hissi verir. Emin Altan’ın bizlere sunduğu dünyada ise bu görüş modası geçmiş bir dogma olmaktan öte gidemez. Çünkü bu fotoğraflar adeta adına kararlar almayı bıraktığımız bir evlat misali ayakları üzerinde durabilen bir yok edişin/oluşun tasviridir. Gören göz, söz konusu mekanlarda bulunmuş olmayı tahayyül edebilmek için yalnızca fotoğraflara bakmakla yetinemez; çaba sarf etmeli ve ödün vermelidir artık. Kendini çetin bir yolculuğa hazırlar gibi hazırlamalı ve yaşamış olduğu bütün hayatları bir kutuya kaldırmalıdır. Ancak bir iç ses/vicdan olarak kendini var edebilirse bu odalarda dolaşabilir ve ancak kendi geleceğinde dolaşan bir hayalet olmayı becerebilirse bu sandıkları açabilir.

15 Aralık’a kadar artSümer’de ziyarete açık olan sergide görme şansını elde ettiğimiz serinin geri kalanına baktığımızda; hatta bununla da yetinmeyip diğer serilere de derinlemesine baktığımızda, kendini olumlayan bir yaklaşımın gidişatına şahit oluyoruz. Chaosmos sergisini oluşturan fotoğraflar aslında daha kapsamlı bir serinin parçası ve daha önce de norgunk yayınları tarafından aynı isimle bir kitap olarak yayımlanmıştı. Altan bu serinin adını hep Narkissus olarak telaffuz ediyor. İnsanın kendine olan hayranlığının ve kendisi için inşaa ettiği “medeniyetin” başına nasıl yıkıldığını özetleyen bir referans olarak görüyor Narkissus’un hikayesini; ulaşabileceği alternatif bir üst sınır olmayan bir düzenin insana tuhaf bir rahatlama hissi veren çöküşü.

Thorsten Botz-Bornstein manzara üzerine yazdığı bir pasajda manzara denilen şeyin de bir çeşit medeniyet olduğunu fakat medeniyetin aksine var olmak için bir nedene ihtiyacı olmadığını söyler. Bu söylem Emin Altan’ın fotoğraflarından kulağıma fısıldanmakta bir süredir. Bir manzaraya mekanik araçlar vasıtasıyla bakabilmek, -bir diğer deyişle, o anda orada olmadığımız yere ellerimizde bir kadeh şarapla belirli bir mesafeden bakabilmek- bir hayli moderniteye aittir, evet. Fakat burada asla atlanmaması gereken durum şudur ki, o an orada olsak bile göremeyeceğimiz, belki görmekten haz etmeyeceğimiz bir durumu belirli bir konfor alanından seyretmekteyiz. Burada elbette fotoğraf üzerine yazarken asla bahsetmekten kaçınamayacağımız Susan Sontag’ı anmak gerek; “Kapitalist bir toplum görüntüler üzerine kurulu bir kültürü şart koşar.” der kendisi ve haklıdır da. Çünkü kaçınılmaz bir şekilde eleştiri ancak eleştirilen şey üzerinden değillenerek mümkün olmaya devam ediyor.

Bu yazı İstanbul Art News Aralık, 2018 sayısında yayımlanmıştır.