5-7-9-…

Leica Gallery, 6 Aralık’ta Ali Taptık’ın “5 Kurumuş Çiçek, 7 Çetrefilli Olay ve 9 Samimi Yabancı” başlıklı kişisel sergisine ev sahipliği yapmaya başladı. 16 Şubat’a dek ziyaret edilebilecek sergide Taptık’ın 2002-2018 yılları arasında çekilmiş fotoğraflarından bir seçki izleyiciyle buluşuyor.

Fotoğrafları görmeden hemen önce kulaklarımıza çalınan başlık, bizi bir hikaye evrenine davet ediyor. Belirli sayılar ve oluşturdukları tamlamalar bir kitabın belirli bölümleri, bir albümün bazı şarkıları, bir şiirin dizeleri gibi tınlıyor zihinde. Ali Taptık, başlığın, ifade ettiği şeyden farklı ya da daha karmaşık bir şey olmadığını söylüyor. Bu durum, içinden çıkılmaz tanımlar ve açıklamalarla dolu sergi tasvirlerinden yorulmuş izleyenlerce yüzde bir gülümsemeyle karşılanacak nitelikte.

Başlığın içerikle ahengini görebildiğimiz nadir sergilerden olduğunu daha kapıdan girer girmez fark ediyoruz. Duvarlar birer bölüm gibi kurgulanmış, kurumuş çiçekler bölüm isimleri olmuş ve lineer bir akışta yerleştirilmiş siyah-beyaz fotoğraflar da olayların özünü anlatıyormuş gibi. Sergi, kırmızı bir zemin üzerinden okutuyor bize kendini. Burada kendini okutmakla, kendini anlatmak arasındaki farka dikkat çekmek gerek. Çünkü fotoğraflar ayan beyan olmakla üstü kapalı olmanın nerede başlayıp nerede bittiğini çok muallakta bırakan, böylece insanı farkında olmadan sürükleyen, sonuna gelindiğinde ise “Şimdi ne oldu?” sorusuyla kendine tekrar baktıran bir olay örgüsü sunuyor. Beş kurumuş çiçekle dokuz samimi yabancıya gidip yedi çetrefilli olayı tekrar tekrar soruyorken buluyoruz kendimizi. Gerçekten de mühim olan meselenin olayların nasıl, nerede, ne şekilde gerçekleştiğini bilmekten öte, ‘ne’ olduğunu defalarca sormakta yattığının çok sonradan farkına varıyoruz.

Platon “Yazı sanatı insanı unutkanlaştıracak.” der. Yazının icadı ile birlikte akılda tutma zorunluluğunun ortadan kalkması zihinlere tembellik getirdi.  Kameradan sonra ise artık çoğu zaman vakit kazanmak adına yazmaz da olduk. Yazının mental, fotoğrafın da fiziksel bir egzersizi elden almasıyla birlikte hatırlama kaslarının zayıflama boyutu düşünecek olursak, Ali Taptık bu kurguyla fotoğrafın insan belleğini tembelleştiren halini kendi lehine döndürüp bir hafıza egzersizi yaptırıyor bakan göze.

Sergide insanı düşüncelere sevk eden bir diğer konu da “öznel belgesel” fotoğrafın toplumların görsel tarihini oluşturmaktaki rolü. Yüzeysel bir bakış bu fotoğrafların yalnızca otobiyografik bir seçki olduğunu düşünecektir ve bu yanlış da değildir aslında. Fakat bir sanatçıyı toplum tarihinin seceresini tutan kişi kılan şey tam olarak eserlerinde dert edindiği belki onun için çok kişisel ama bir o kadar da empati kurulmaya müsait paylaşımlarıdır. Empati kurmak belirli bir samimiyet çizgisinde durmayı gerektirir. Yaşananlara bugün Ali Taptık filtresiyle bakmakla bir haber ajansı kanalıyla bakmak arasındaki bariz fark da bu “samimiyet” çizgisidir; yani hala duygulardan bahsedebildiğimiz kısıtlı alan. Fotoğrafın bu kısıtlı alanda hareketini  sürdürmesi hiçbir zaman kolay olmamıştır; kimi zaman aşırı, kimi zaman da yetersizdir. Ali Taptık fotoğrafı görünen o ki terazinin denge noktasını bulmak için ısrarcı. Daha evvel diğer serilerinde yer alan bazı fotoğrafları tekrar dolaşımda görmemiz belki de bundandır; belki de bu fotoğraflar hareket alanının tüm çeperlerine henüz ulaşmamış ve durması gerektiği noktayı arıyordur. Bu bir olmamışlığın üzerine gitmek mi yoksa gerçekten var olan sakin tekrarın da kendi içinde bir söylemi var mı emin olmak henüz zor.

Ali Taptık’ın fotoğrafın içeriği kadar mecranın kendisi üzerine de kafa yoran, sunum biçimi ve ifade gücünün birbiriyle ilişkisinin yadsınamaz birlikteliğini göz önünde bulunduran bir yaklaşıma sahip olduğu aşikâr. Daha “alternatif” bir tavır takınmak yerine neden böyle doğrusal bir sunum biçimi tercih ettiğini ise “Sergide şahsi meselem aslında mecra ileydi. Oldukça klasik bir sunumla, klasik bir fotoğraf sergisinin de hâlâ çok etkin bir ifade aracı olduğunu düşünüyorum. Bunu denemek istedim.” sözleriyle açıklıyor. Her ne kadar fotoğrafların yan yana getiriliş biçimi bu yaklaşımının dışına çıksa da boyut ve yerleştirme kararları alırken bir standart belirlemiş ve izleyiciyi etkileşimde tutacak iniş çıkışların kaderini hikayenin ellerine bırakmış görünüyor.  

Tüm kararlar sonrasında ortaya çıkan işe –bu durumda sergiye- bakarken sanatçısının açıklamalarından ve tanımlamalarından soyutlanarak bakmak gerekir aslında. Sanatçının niyetleri ve düşünceleri izleyici tarafından dil vasıtasıyla ulaşılabilir şeyler değildir. Çünkü ortaya konan şey literal bir ifadeden kendini soyutlamış bir var oluş biçimini tercih etmiştir çoktan. Sergideki her fotoğrafın dilsel bir kodu olsa ve elimizde bir sözlükle tek tek her fotoğrafın/anın/objenin/kişinin ne manaya geldiğini, neyi temsil ettiğini bilsek bu bize ne kazandırır? Günün sonunda baş başa kalınan şey yalnızca eserin yarattığı duygulanım hali değilse, nedir?

Bu yazı İstanbul Art News Ocak, 2019 sayısında “Bakan göze hafıza egzersizi” başlığıyla yayımlanmıştır.